Alevilik ve Bektaşilik Araştırmaları Sitesi

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Tarihsel Bağlamda Türkiye’de Alevi Olma Deneyimleri ve Değişen Toplum Düzeninde Yeniden Yapılandırılan Alevi Kimliği

Yazdır PDF

Tarihsel Bağlamda Türkiye’de Alevi Olma Deneyimleri ve Değişen Toplum Düzeninde Yeniden Yapılandırılan Alevi Kimliği

 


Nursel Alkoç & Gökçe Dinler
Boğaziçi Üniversitesi

Ocak 2016

 

 

Sözcük Sayımı: 4.238



İletişim
:

Nursel Alkoç & Gökçe Dinler

Boğaziçi Üniversitesi

Psikoloji Bölümü

İstanbul-Türkiye


Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir / Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

Kendilerini II. Cumhuriyetçiler olarak adlandıran bir grup liberal entelektüel, yazar, akademisyen ve gazeteci Türkiye’de o zamana kadar yazılagelmiş tek sesli tarih anlayışını eleştirerek Osmanlı İmparatorluğu içinde çok kültürlü bir şekilde yaşamış etnik grupların ulus-devletin idealize ettiği Sünni Türk kimliğine uymadıkları için Türkiye tarihinde geri planda kalmalarını 1990lı yıllardan itibaren sorgulamaya başladılar. Bu eleştiri ortamının 1990’lı yıllarda oluşması; iç faktör olarak İslamcı Refah Partisi’nin yükselişiyle, dış faktör olarak ise Sovyetler Birliği’nin dağılması neticesinde meydana gelen çeşitli etnik yapılanmalarla açıklanabilir. Bu eleştiriler sayesinde, Türkiye’de yaşayan ve Cumhuriyet Tarihi boyunca çeşitli zulümlere maruz kalan birçok etnik ve dini grup seslerini duyurmaya ve toplumda görünür olmaya başlamıştır. İstenilen düzeyde olmasa da eskiye kıyasla kendilerini daha iyi ifade edip seslerini duyurabilen bir grup da Türkiye tarihinde birçok kere dışlanmalara hatta toplumsal katliamlara maruz kalmış Alevilerdir. Biz bu yazıda, dört Alevi katılımcıyla yaptığımız derinlemesine mülakatlar sonucu edindiğimiz bireysel deneyimlerden yola çıkarak Alevilerin 2015 Türkiye’sinde kimliklerini nasıl yaşadıklarını ve yeri geldiğinde nasıl dönüştürdüklerini inceleyeceğiz.

 

Bu çalışmanın konusunu Alevilik kimliği olarak belirlememizdeki en büyük etken ikimizin de Alevi ailelerin çocukları olarak dünyaya gelmiş olmamız ve Alevi gelenekleriyle büyümüş olmamızdı. Bu bakımdan içeriden bir bakış sunacağımız için çalışmamızın objektif olup olmayacağı konusunda bir endişe yaşamamızın ardından kendi pozisyonumuzu Abu-Lughod’un halfies terimiyle açıklamanın daha doğru olacağını düşündük. Abu-Lughod (1991), bu terimi içine doğdukları kültürden göç ve eğitim gibi sebeplerden ötürü uzaklaşan ve daha sonra o kültür üzerine çalışmalar yapan insanları tanımlamak için kullanmaktadır. Böyle bir uzaklaşmadan sonra Abu-Lughod, kişilerin içlerine doğdukları bu kültürleri onlar için hem Ben’in hem de Öteki’nin var olduğu alanlar olarak tanımlamakta ve pozitivist bir yaklaşımla objektifliği idealize etmek yerine buradaki sübjektif olma durumunun da çalışmaya katabileceği zenginliklerden bahsetmektedir. Biz de ailelerimizin aksine İstanbul gibi çok kültürlü bir şehirde doğup büyüyen ve Batı eğitim geleneğinden beslenen bireyler olarak Aleviliği hem Ben’in hem de Öteki’nin var olduğu bir alan olarak görmekte ve bu çalışmanın hem kendi kimlik yapılanmamıza hem de bu alandaki literatüre bu açıdan bir katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.

 

Bu çalışmada araştırma yöntemi olarak ilk defa 1967 yılında Barney Glaser ve Anselm Strauss tarafından oluşturulan ve son 20 yıldır kalitatif araştırmalarda sıklıkla kullanılan (Dunne, 2011) Temellendirilmiş Teoriyi kullandık. Bu teori 1960’ların sosyal bilimler araştırmalarını domine eden kantitatif araştırma yöntemlerinin aksine toplanan veri üzerinden hipotez testi yapmak yerine var olan veriden ‘teoriler oluşturmayı’, çıkarımlar yapmayı hedefliyor (Kathy & Charmaz, 2006). Veri toplama ve analiz etme işlemlerinin paralel olarak yürütüldüğü bu araştırma yöntemini göz önünde bulundurarak ilk iki katılımcımızla yaptığımız görüşmelerin birincil kodlamalarının ardından diğer iki katılımcımızla görüştük. İlk iki katılımcımızla yaptığımız görüşmelerin ardından diğer iki katılımcımızın yaş ve cinsiyet değişkenlerini belirledik ve bu kriterleri karşılayan katılımcıları çalışmamıza dâhil ettik. Böylece dört katılımcıyla yaptığımız görüşmelerin ardından her bir katılımcı için oluşturduğumuz birincil (initial coding) ve aksiyal (axial coding) kodlamalar üzerinden katılımcılarımızın anlatılarındaki ortaklaşmaları ve ayrışmaları belirlemeye çalıştık. Temellendirilmiş Teori ilkelerine uyarak araştırma konumuzla ilgili literatür taramasını görüşmelerimizin analizini bitirdikten sonra gerçekleştirdik.

Derinlemesine mülakatlar gerçekleştirdiğimiz katılımcılarımızdan ilk ikisine farklı cem evleri aracılığıyla ulaşırken üçüncü ve dördüncü katılımcılarımıza ise kendi Alevi yakınlarımız aracılığıyla ulaştık. İlk katılımcımız 46 yaşında, Erzincan (Kemah) doğumlu, imam hatip lisesi mezunu ve bir cem vakfında çalışan erkek bir din görevlisiydi. İkinci katılımcımız 58 yaşında, Erzincan (Refahiye) doğumlu, ilkokul mezunu, emekli ve başka bir cem vakfında gönüllü olarak çeşitli hizmetlerde bulunan bir erkekti. Üçüncü katılımcımız 24 yaşında, Tokat (Zile) doğumlu, üniversite mezunu, sağlık görevlisi bir kadındı. Son katılımcımız ise 34 yaşında, Amasya doğumlu, lise mezunu, tornacı ve tiyatro oyuncusu bir erkekti. Dolayısıyla aralarında 10-15 yıllık yaş farkı bulunan 3 erkek ve 1 kadın katılımcıyla görüşmelerimizi tamamladık. Katılımcıların arasında 10-15 yıllık yaş farkının olması bizim çalışmamızda farklı kuşak gruplarındaki Alevi bireylerin tecrübelerine yer verebilmek açısından önemli bir değişkendi.

 

Katılımcılarımızla yaptığımız derinlemesine mülakatlarda, mülakatın gidişatını yönlendirmek ve katılımcıları tanıyabilmek için ilk olarak onlardan bize biraz kendilerinden bahsetmelerini istedik. Bu soruya gelen yanıtları da göz önünde bulundurarak ikinci aşamada onların aile sosyalizasyonlarını ve Aleviliği ailelerinden nasıl edindiklerini öğrenmeye çalıştık. Alevi kimliklerinin mülakatların içeriğinde ortaya çıkmaya başladığı bu sıralarda, onlara Alevi olmalarından ötürü deneyimledikleri bireysel ve toplumsal olayların olup olmadığını sorduk. Dolaylı yoldan sorduğumuz bu soruda amacımız onların daha önce ayrımcılığa ve dışlanmaya maruz kalıp kalmadıklarını öğrenmekti. Bu sorunun devamı olarak yaşadıkları bu deneyimlerin onları bir siyasi gruba yakınlaştırıp yakınlaştırmadığına dair bir soru sorduk. Bu soruyu sormamızdaki amacımız ise Kemalizm’den Kürt Hareketi’ne çok çeşitli ideolojilerle ilişkilendirilen Alevilerin kendilerini politik olarak nasıl tanımladıklarını öğrenmekti. Katılımcılarımıza sorduğumuz son sorumuz ise Alevi bireyler olarak onların bu ülkede değişmesini istediği ve hayal ettiği şeyleri öğrenmeye yönelikti.

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Temellendirilmiş Teori’nin analiz yöntemlerini kullanarak dört katılımcımızın bu sorular etrafındaki anlatılarından bazı ortaklaşmalar ve ayrışmalar belirledik. Biz bu yazıda, analizlerimiz sonucu edindiğimiz ortaklaşmaları, ayrışmaları ve bu bulgularımızın Alevilik literatürüyle ilişkisini çeşitli kavramsal başlıklar altında inceleyeceğiz. Bu yazıda önce katılımcılarımızın Alevilik tanımlarından, inançlarını ailelerinden nasıl edindiklerinden ve inançlarına bağlılıklarından bahsedeceğiz. Daha sonra ise kırsal alandan kente yapılan göçlerin Alevi geleneklerinde meydana getirdiği değişimlerin özellikle genç kuşaktaki etkisi, Alevi olmaları nedeniyle yaşadıkları bireysel ve toplumsal ayrımcılıkları, politik kimlikleri ve son olarak bu ülkede değişmesini istedikleri şeyler üzerinde duracağız.

 

 

Alevilik, Aile Sosyalizasyonu ve Aleviliğe Bağlılık

 Mülakat sırasında katılımcılarımıza yönelttiğimiz ilk sorulardan biri Aleviliği nasıl tanımladıkları hakkındaydı. Katılımcılarımızın hepsi Aleviliği hemen hemen aynı şekilde İmam Ali’nin “kapısına bağlı olma”, onun “soyundan gelme” ve onun “yolundan gitme” gibi ifadelerle tanımladılar. İlk katılımcımız bu noktada Aleviliğin Sünnilikten “farklılığının” değil “fazlalığının” olduğunu şu şekilde anlattı:

 

Allah’ın tek dine şahitlik etmek, Resullulah’ın risaletine şahitlik etmek re- Resulullah Sallalahu Aleyhi ve Sellem efendimizden sonra onun varisleri olan ilki İmam Ali Aleyhisselam ve onbir evladının velayetine iman etmektir. Biz onun için diyoruz ki ehli sünnetten bizim fazlalığımız var [N- Hıhı] farklılığımız değil aslında fazlalığımız…”

 

Sosyal bir varlık olarak insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliklerden kültür ve kültürün nesillerden nesillere aktarımı aile içinde o kültür değerlerinin içselleştirilmesiyle başlamaktadır (Vygotsky, 1965; Shaffer, 2008 içinde). Bu noktada biz de katılımcılarımızın Aleviliklerini ailelerinden nasıl edindiklerine dair bilgiler almak istedik. Dört katılımcımız da Alevi ailelere doğduklarından küçük yaştan beri Alevi gelenekleriyle “yoğrulduklarını” ve cem ayini, 12 hizmetler, Muharrem orucu, aşure yapımı gibi Alevi ibadetlerini ailelerinden görerek öğrendiklerini ifade etti. Birinci katılımcımızın imam hatip lisesi mezunu Alevi bir din adamı ve ikinci katılımcımızın da emekliliğinden sonra kendini Alevilik yolunda bir öğrenci olarak gören, 12 hizmetlerde görev alan bireyler olduğunu göz önünde bulundursak, iki katılımcımızın da Alevi geleneklerini aileleri gibi devam ettirdiklerini hatta daha da öteye taşıdıkları görülmektedir. Ancak üçüncü ve dördüncü katılımcılarımız Aleviliği aileleri kadar “yoğun” yaşamadıklarını, Aleviliğe aileleri kadar “kapılmadıklarını”, onlar kadar “düşkün” olmadıklarını ve Alevilikten “sıyrılmış” olduklarını belirttiler. Üçüncü katılımcımız görüşmenin başında kendini Alevi, daha sonra “ne Alevi ne Sünni” olarak tanımlarken en son noktada da “düşündükçe kendini Sünniliğe daha yakın gördüğünü ve aslında öyle olmayı da istediğini” söylemektedir.i Dördüncü katılımcımız ise Dedelerin ve Alevi pirlerinin anlatılarını sorguladığı için yetkililerle, Dedelerle çatışması sonucunda yıllarca gençlik başkanlığı yaptığı, tiyatro dersleri verdiği Cem evlerinden, Alevi derneklerinden “ayrıldığını”, “kovulduğunu” belirtti.ii Dolayısıyla ilk iki katılımcımız Alevi geleneklerine daha bağlı bireyler iken görece daha genç iki katılımcımızın farklı şekillerde de olsa Alevilikten uzaklaştığını görmekteyiz.

 

 

Köyden Kente Göç, Aleviliğin Yeniden Yapılandırılması ve Gençlerin Aleviliğe İlgisizlikleri

 Dört katılımcımızın anlatılarında ortaya çıkan diğer bir konu da kapalı Alevi toplulukları halinde yaşadıkları kırsal kesimlerden çok kültürlü şehirlere eğitim ve iş olanakları nedeniyle gerçekleştirilen göçtü. İlk iki katılımcımız Erzincan’dan İstanbul’a bir göç etmişken üçüncü katılımcımız önce üniversite eğitimi nedeniyle Tokat’tan Sünni muhafazakârların yoğun oldukları Çankırı’ya daha sonra iş imkânları nedeniyle çok kültürlü İstanbul’a göç etmiş. Dördüncü katılımcımız ise Amasya’dan önce Malatya’ya daha sonra da İstanbul’a göç etmiş. Katılımcılarımızın hepsi göç ettikleri yerlerde geleneklerini gerçekleştirme biçimlerinde birtakım değişiklikler meydana geldiğini belirttiler. Örneğin, ilk iki katılımcımız İstanbul’a göç etmeden önce yaşadıkları köylerde cem evleri bulunmadığını ve cemlerin yılda sadece birkaç kez dedelerin ve seyitlerin köye geldiği zaman yapıldığını fakat İstanbul’da cem evlerinin kurulmalarıyla birlikte artık her Perşembe cemlerin gerçekleştirilebildiğini söyledi:

 

[…] ibadet de senede sürekli yani köyde cem evi olmadığından dolayı köylerde cem evi ö dönemlerde yoktu. Bir dede gelecek de bir cem yürütecek görgü görecek, ibadetimiz odur yani senede bir sefer bilemedin iki sefer görgü cemleri yapılıyordu. […] 1996’dan sonra cem evlerimiz kurulmaya başladı şu anda cem evlerimizde dedemiz de zakirimiz de on iki hizmetlerimiz de her Perşembe günü ibadetlerimizi yapıyoruz.” (2. Katılımcı)

 

Katılımcılarımızın anlattığı köylerde cem evi olmaması durumu bu alandaki literatürde şu şekilde bahsedilmektedir ki eskiden Alevi-Bektaşi köylerinde ibadetler gizli saklı yapılmak zorunda olduğu için kendilerini açık etmemek adına cem evi de yapılmamış (Avcı, 2015). Fakat şehirlerdeki imkânlar sayesinde açıktan ibadet yapabilme durumunun kolaylaşmasına rağmen üç katılımcımız cem evlerine bilhassa gençler tarafından beklenen düzeyde bir katılım gösterilmediğinden ve Aleviliğe olan ilgisizliklerinden bahsetti. İlk katılımcımız bu durumu gençlerin bu ibadet anlayışına henüz hazır olmamasıyla açıkladı:

 

[…] ıı on sekiz yaşındaki olan bir insandan bekleyemezsin ancak kâmil bulmuş olgunlaşmış [N- Hıhı] artık hani tabir-i caizse eee sükût bulmuş vücut bulmuş artık rahatlaşmış sakinleşmiş bir hayatın isteyeceği şeylerdir, irfani şeylerdir bunlar.” (1. Katılımcı)

 

Görece daha genç sayılabilecek üçüncü katılımcımız bu durumu Alevi inancındaki bazı şeyleri “saçma” bulmasıyla ve bunlara inanmamasıyla açıkladı:

 

[…] Saçma, mantıklı değil, insanın aklını zorluyor, inandıramıyorlar bizi […] çok abartılan şeyler var. Mesela diyolar ki işte Muharrem ayında elma yenilmez, yani bunu ... neden yenilmez, yani bu bana, bu biraz benim aklımı zorluyor, bana biraz saçma geliyor, neden? […] ya top oynanmaz diyorlar, ip atlanmaz diyorlar ya da su içilmez diyorlar onlar su sıkıntısı çektiği için. Et yenmez diyorlar, tatlı yenmez diyorlar, ya bu gibi şeyler bana biraz saçma geliyor.” (3. Katılımcı)

 

Dördüncü katılımcımız ise bu durumu cemlerde “sürekli aynı şeylerin yapılmasına”, cemlerin “sıkıcı” olmasına ve “Alevi büyüklerinin gençleri çekecek adımları atmamasına” bağladı.

 

Bu alandaki literatüre göre kentlere göç ile özellikle sonraki kuşaklarda Alevilerin kimliklerine bağlılıklarında bir kopuklaşma ve bir çözülme baş göstermiştir (Avcı, 2015). Alevi köylerinde Alevileri bir arada tutan ve inançlarını kuvvetlendiren geleneklerin şehirlerde uygulanamaz hale gelmesi de Alevi kimliğindeki çözülmeyi hızlandırmıştır.iii Katılımcılarımızın anlatıları da göstermektedir ki Alevi genç kuşağın inançlarına bağlılıkları azalmakta, Alevi inanç ve ibadetlerini “saçma” ve “sıkıcı” bulmaktadırlar.

 

Kapalı Alevi köylerinden çok kültürlere şehirlere göçün katılımcılarımızın Alevi kimliklerini etkileyen ve dönüştüren diğer bir yanı da katılımcılarımızın “hor görülme” deneyimini ilk kez bu şehirlerde Alevi olmayan insanlar tarafından yaşamış olmalarıdır. Örneğin ikinci katılımcımız İstanbul’a ilk geldiklerinde yaşadıkları “hor görülme” durumunu ve inancından uzaklaşmasını şu şekilde anlatmaktadır:

 

[…] Evet 1970’te geldiğimizde eee tamamen kültürümüze inancımıza uzaklaştık, hor görüldük yani ya da öyle hissettik. Çünkü yaşadığın yerleşik düzen köy düzeni geldiğin yer şehir merkezi olduğu için her inançta her kültürde insan.” (2. Katılımcı)

 

Katılımcılarımızın anlatılarında görülen, göç sonrası meydana gelen ve onların inançlarından

 

uzaklaşmalarına da neden olan bu “hor görülme” durumu daha detaylı bir şekilde sıradaki başlık altında anlatılacaktır.

 

 

Bireysel ve Toplumsal Ayrımcılık (“Biz” ve “Onlar”)

 Bu bölümde katılımcılarımızın Alevi olmaları sebebiyle yaşadıkları bireysel ve toplumsal olaylardan ve onların bu olaylara tepkisinden bahsedilecektir. Katılımcılarımızın dördü de literatürde de sıkla görüldüğü gibi (Erdemir ve diğerleri, 2010) Alevi olmalarından dolayı özel ilişkilerinde ve çeşitli ortak kullanım alanlarında farklı muamelelere maruz kaldıklarını belirttiler. Birinci ve ikinci katılımcımız komşularının “yüzlerine gülseler de arkalarından konuştuklarını”, haklarında “Alevilerin yaptığı yenilmez, içilmez” dediklerinin kulaklarına geldiklerinden bahsetti. Üçüncü katılımcımız ise üniversitedeki arkadaşlık ilişkilerinde abdest almayı, namaz kılmayı ve Kur’an okumayı bilmediği için ayrımcılığa uğradığından bahsetti. Üçüncü katılımcımız Alevilerin işverenler tarafından çalışan olarak tercih edilmediğinden ve işe alınsalar bile işten çıkarmalar söz konusu olduğunda Alevilerin liste başı olduğundan bahsetti. Dördüncü katılımcımız ise Ramazan ayında oruç tutmadığı, Cuma günleri namaza gitmediği için iş yerindeki arkadaşlarından tepki aldığını belirtti:

 

[…] Özellikle de bu namaza giderken mesela bu arkadaşlar cumaya hadi gelmiyor musunuz falan diyip, ya gelmiyorum yani [G: Hıım] kılmak istemiyorum, gitmek istemiyorum. Tabi sen Alevisin, niye gelcen sen cem evine gidersin gibi mesela böyle laf sokucu hareketleri de oluyor, ya bu benim inancım, giderim yani anladın mı?” (4. Katılımcı)

 

Ayrıca dördüncü katılımcımız, bir erkek arkadaşının türbanlı bir kadına toplu taşımada yer verip boynunda Zülfikar taşıyan ve Alevi olduğunu bildiği bir kadına yer vermek istemediği bir durumdan bahsetti. Alevi kadına oturması için yer vermek istemeyen bu kişinin Alevi kadınların namussuzluğunu ifade eden bir hakaret, küfür kullanarak onlara bu sebepten yer vermediğinden bahsetti. Bu tecrübesini bizimle paylaşan dördüncü katılımcımız Alevi kadınlar hakkındaki bu görüşlerin toplumda yaygın olduğunu ve bunun onu çok sinirlendirdiğini belirtti.

 

Ayrıca görece genç üçüncü (24, kadın) ve dördüncü (34, erkek) katılımcılarımız Alevilerin “mum söndü” yaptıklarının konuşulduğu arkadaş sohbetlerine maruz kaldıklarından bahsettiler. Mum söndüyü, Alevilerin cem ayinleri esnasında zaman zaman mumu söndürerek karanlıkta yaş ve akrabalık gözetmeden cinsel ilişkiye girdiklerine dair toplumda yaygın olan bir görüş olarak tanımlayabiliriz. Üçüncü katılımcımız “böyle iftiraların atılmasının insanın zoruna gittiğinden, kanına dokunduğundan” bahsederken dördüncü katılımcımız ise şaşırtıcı bir şekilde mum söndüyü sadece Alevi kadınları hedef alan bir iddia olarak görüyor ve böyle bir durumda bu iddiaları ortaya atan arkadaşını dövmek istediğinden bahsediyor. Dördüncü katılımcımızın Alevi kadınlar hakkındaki bu hassasiyetinin Alevi-Bektaşi geleneğindeki kadın erkek ayrımcılığını kınayan can anlayışının aksine pratikte Alevi kadınların cem ayinlerinde de tabir edildiği gibi bacı adı altında erkekler tarafından korunması gerektiği algısının (Üstten, 2014) bir örneği olduğunu düşünüyoruz.

 

Katılımcılarımıza Alevi olmalarından ötürü bireysel anlamda yaşadıkları olayların olup olmadığının yanı sıra toplumsal olayın olup olmadığını da sorduk. Burada herhangi bir Alevi katliamına şahit olup olmadıklarını ve bu katliamların onlara ne hissettiklerini öğrenmek istedik. Bütün katılımcılarımız da katliamları birebir yaşamadıklarını fakat bu katliamların onlarda “üzülme”, “ağlama” ve “derinden yaralanma” gibi duygular oluşturduğunu beyan ettiler. Bu durumların dışında bütün katılımcılarımızda sebep arama, anlamlandırmaya çalışma ama anlamlandırama hali vuku bulmuştu. Örneğin bir katılımcımız hissettiklerini şu şekilde anlattı:

 

[…] Birebir yaşamasam da .. tabii ki derin bi yaralanma hissetmemek mümkün mü? Ya bırakın biz bi- biz öyle bir toplumuz ki . biz yolda . yürüyen bi karıncayı incitmemek için uğraşırkene .. bırakın Allah’ın verdiği ya herkese Allah yarattı tüm canlıları yani şu gördüğün bir ağaç, Allah yarattı o ağacı, canlıdır nasıl bi insana kıyabilirsin, Allah’ın verdiği canı .. Allah han,gi insanına kuluna demiş ki sen benim için can katlet ya? Bu yetkiyi selati kimseye vermemiştir kurban olduğum Allah’ım .. bu bizleri derinden yaralıyor.“ (2. Katılımcı)

 

Katılımcılarımızın birebir yaşamasalar da Alevi katliamlarından duygusal anlamda etkilenmeleri, “üzülüp ağlamaları” ve “derinden yaralanmaları” Aleviliğin onlar için büyük grup kimliği (large-group identity; Volkan, 1999) olmalarıyla açıklanabilir. Volkan (1999), büyük grup kimliğini büyük keten bir çadır metaforu üzerinden anlatmaktadır. Bu metafora göre insanlar üzerlerine iki katmanlı elbise giymektedirler. İlk katman bireylerin kendi üzerlerine giydiği elbise olup onların kişiliksel ve içsel kimlikleri anlamına gelmektedir. İkinci katman ise gevşek keten çadır olup kişilerin kendi büyük gruplarındaki kişilerle paylaştığı benzerlik anlamına gelmektedir. Fakat bireyler her gün bu iki şeyi birlikte giydikleri için bu ayrımı çoğunlukla fark etmemektedirler. Büyük grup kimliği daha çok toplumsal bir baskı yaşandığı zamanlarda daha fazla önem kazanır. Kişiler büyük grup kimliklerine gelen tehlikeler sonucunda, kendileri birebir bir tehlike yaşamasalar da bireysel olarak yaralanmış ve tehlike altındaymış gibi hissederler, toplumsal baskılara karşı kolektif bir endişe gösterirler. Volkan’ın (1999) anlattığı bu durum katılımcılarımızın birebir yaşamadıkları ama onların büyük grup kimliklerinden olanların başlarına gelen katliamlar sonucu “üzülüp ağlamalarını” ve “derinden yaralanmalarını” açıklamaktadır.

 

Bütün bu bireysel ve toplumsal dışlanmalar sonrası üç katılımcımız Aleviliklerine daha çok bağlandıklarını belirttiler. Birinci, ikinci ve dördüncü katılımcılarımız Alevi oldukları için “gurur”, “lütuf” duyduklarını belirtti. Örneğin dördüncü katılımcımız Aleviliği “özgürlükçü, paylaşımcı, komin yaşamaya alışmış, acı çekmesine rağmen acı çektirmeyen bir mezhep olarak” gördüğü için Alevi olmaktan “çok memnun olduğunu, şükrettiğini, teşekkür edecek birini aradığını ve Aleviliği bir mezhepten öte sevdiğini” belirtti. İlk katılımcımız yaşadığı horlanmaların ve ayrımcılıkların Aleviliğini nasıl güçlendirdiğini şu sözlerle anlattı:

 

[…] eğer İmam Ali Aleyhisselamın kapısında horlanmak varsa ee ben bu horlanmayı hak ediyorum ama kendi adıma değil İmam Ali Aleyhisselamın adına bunu kendime bir lütuf olarak görüyorum, evet ne mutlu ki beni İmam Ali Aleyhisselamın kapısına yakıştırıyorlar, onun kapısına ee bu onun taraftarıdır diyip aslında bir nebze de benim adıma da şahitlik ediyorlar.” (1. Katılımcı)

 

Katılımcılarımızın bireysel ve toplumsal anlamda darbe alan Alevi kimliklerine daha fazla bağlanmaları Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler kitabında kimlik hakkında yazdıklarıyla açıklanabilir. Maalouf (2009) kimlik denilen yapının birçok elementten oluştuğunu ama her bir elementin kişi için her zaman eşit şekilde önemli olamayacağından bahsetmektedir. Tehlike altında olan ve darbe alan kimlik elementlerinin daha fazla sivrileceğini ve kişinin tüm kimliğini kapsayacak hale gelebileceğini söylemektedir. Maalouf’un da dediği gibi, üç katılımcımızda darbe alan Alevi kimlik elementi diğer kimlik elementlerinden sıyrılıp onların daha çok bağlandığı ve kendilerini tanımladıkları kimliği haline gelmiş olabilir.

 

Katılımcılarımızın anlatılarında Aleviliklerini anlatma kısımlarında çoğu zaman Sünnileri kendilerine karşı konumlandırdıklarını ve Sünnilerden bahsederken “Onlar” ifadesini kullandıklarını gördük. Katılımcılarımızın bu söylemi Winnicott’un (1965; Dalal, 2006 içinde) ilk ben anından itibaren Ben’in var olabilmesi için ben-olmayana (not-me) ihtiyaç duyulduğu gibi grupların da Biz’i ne olmadıkları üzerinden tanımlayabilmeleri için Onlar’a ihtiyaç duyduğu söylemine örnek oluşturmaktadır. Dört katılımcımız da Onlar hakkındaki fikirlerini “insanları yalnızca iyi ve kötü diye ayırdıkları, her milletin iyisinin kötüsünün olduğu ve meseleye daha insani bir açıdan baktıkları” şeklinde ifade ettiler. Katılımcılarımızın bu ifadeleri de her ne kadar Biz’i ve Onlar’ı karşıt bir şekilde konumlandırsalar da hem biz’in hem de Onlar’ın homojenliğinin bir yanılgı olduğunun farkında olduklarını göstermektedir. Bu duruma bir örnek olarak ikinci katılımcımız Sünni arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde hem baskı hem de bazı güzellikler yaşadığını belirtti:

 

Örneğin çalıştığım dönemlerde Sünni arkadaşlarım oruç tutardı ben onlara hizmet ederdim. saygı duyardım onlara, iftarlarını açtıkları sıra ben onlara çay yapıyordum çay ikram ediyodum, ben onlara saygı duyuyodum. Niye benim yolumun gerektirdiği oydu ya ben onu gerektiği yapıyodum onlar benden hoşgörü gördüler, gördükten sonra daha sonraları Muharrem ayında ben oruç tuttuğum sıra onlar bana hizmet ediyodular. Ha bu güzelliği de yaşadım, az önce bahsettiğim baskıyı da yaşadım [N- Hıhı] ama daha sonraları bu güzelliği de yaşadım.”

 

 

Alevilerin Siyasi Kimliği

 Toplumda var olan ve Aleviliği Kemalizm’den Kürt Hareketi’ne pek çok siyasi hareketle özdeşleştirme çabalarına biraz olsun ışık tutabilmek için katılımcılarımıza Alevi olmaları nedeniyle yaşadıkları bireysel ve toplumsal olayların onları bir siyasi gruba yakınlaştırıp yakınlaştırmadığını sorduk. Üçüncü katılımcımız Aleviliği CHP ile özdeşleştirildiği konusundan bahsederken dördüncü katılımcımız “sağa kayan, Aleviler için bir parti programı olmayan CHP’yi tek kurtarıcıları olarak gören Alevilerin; Aleviler olarak bir politik tutumunun olmamasına, kendilerini mecliste temsil edememelerine çok kızgın olduğunu” beyan etti. İlk iki katılımcımız ise, büyük ihtimalle cem vakıflarında çalışmalarından ötürü daha dikkatli davranarak, herhangi bir parti ya da siyasi hareketten bahsetmediler. Fakat ikinci katılımcımız siyasi kimliklerinin Alevi kimliğinden sonra geldiğini şu sözlerle ifade etti:

 

[…] Eee biz Aleviler olarak cem evlerinde kimliğimizi dışarda bırakırız. Yani ee kapıdan içeri girdiğimiz sıra ee cem evine girdiğimiz sıra kabul- cem evi salonuna girdiğimiz sıra kapıyı Allah, Muhammed, Ali adıynan niyaz ederiz. içeri gireriz, beşer alemi dışarda bıraktım o anki halimle içeri girdim yani siyasi kimliğim cem evinde olmaz, siyasi kimlik cem evinde olmaz, ibadethanelerde siyasi kimlik olmaz. Ben oraya ibadet için gidiyorum, ordan çıktıktan sonra siyasi bi görüşüm var mı evet var. Ezilenin mazlumun yanında kimi gördüysem onunla birlikte hareket etmişimdir.”

 

İkinci katılımcımızın Alevi kimliğini siyasi kimliğinden önemli tutması Jones ve McEwen’in (2000) çoklu kimlik modeliyle (the model of multiple dimensions of identity) açıklanabilir. Bu modele göre kimlik ana kimlik (core) ve dış kimlik (contextual) olarak ikiye ayrılmaktadır. Ana kimlik kişinin ırk, cinsel yönelim ve din gibi önemli kimlik boyutlarıyla kesişen kişilik özelliklerini kapsayıp kişinin içsel kimliğini oluştururken dış kimlik kişinin aile geçmişine ve hayat deneyimlerine dayalı şeyleri oluşturmaktadır. Bu noktada, katılımcımızın siyasi kimliğini Alevi kimliğinden geri planda tutması bu modelle anlaşılmaktadır çünkü kişinin içsel kimliği onun diniyle alakalandırılmıştır.

 

 

İstekler, Beklentiler ve Hayal Edilen Toplum

 Katılımcılarımıza yönelttiğimiz “Bu toplumda Aleviler için ne yapılmasını isterdiniz?” sorusuna verilen cevaplarda en başta gelen ve bütün katılımcılarımızın anlatılarında geçen istek cem evlerinin ibadethane olarak tanınmasıyla ilgiliydi. Üç katılımcımızın anlatılarında ortaya çıkan bir diğer istek din dersleriyle alakalıydı; üçüncü ve dördüncü katılımcılarımız din derslerinin seçmeli olmasını isterken ikinci katılımcımız din derslerinin içeriğinin Türkçe yapılmasını, duaların Türkçe öğretilmesinin istediğini belirtti. Birinci ve ikinci katılımcımız Alevilik öğretisinin verileceği bugünkü İlahiyat Fakülteleri gibi kurumlar oluşturulmasını istediklerini söylediler. Birinci katılımcımız kamu kurumlarına, toplumsal mekânlara barışçıl, uzlaştırıcı kişilerin isimlerinin verilmesini istediğini, Yavuz isminin verilmesinin onu rahatsız ettiğini ifade etti. Üçüncü katılımcımız Alevi-Sünni evliliklerine olan ön yargının bitmesini isterken dördüncü katılımcımız Alevi büyüklerinin, derneklerindeki ve cem evlerindeki “yönetici kadronun kafa yapısının değişmesini” ve gençleri cem evlerine çekecek adımların atılmasını istediğini söyledi. Dördüncü katılımcımızın bunların dışındaki diğer istekleriyse Alevi kadınlarına olan ön yargının bitmesi ve Aleviliği “büyüklerden duyulanlara” göre yaşamak yerine Aleviliğin özünün araştırılmasıyla ilgiliydi.

 

 

Sonuç

 Özetlemek gerekirse tüm katılımcılarımızın Aleviliği Hz. Ali’nin yolundan gitme olarak tanımlanmaları ve Aleviliklerini ailelerinden edinmeleri konularında ortaklaştıklarını görülmektedir. Lakin farklı şekillerde de olsa görece genç iki katılımcımızın Aleviliği sorguladıklarını, bu sebepten aileleri kadar Aleviliğe bağlı olmadıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca tüm katılımcılarımız özel ilişkilerinde ve çeşitli ortak kullanım alanlarında Alevi kimliklerinden dolayı ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve tarihsel süreçteki Alevi katliamlarının birebir içinde bulunmasalar da bu durumların onları “derinden yaraladığını” belirtmektedir. Siyasi kimliklerini öğrenebilmek için sorduğumuz soruya aldığımız cevaplar ise birbirinden ayrışmakta, ilk iki katılımcı Aleviliği bir siyasi oluşumla özdeşleştirmekten kaçınırken üçüncü ve dördüncü katılımcılarımız Alevilerin CHP’ye olan yakınlıklarından bahsetmektedir. Ayrıca Alevi katılımcılarımızın hayal ettikleri toplumu oluşturabilmeleri için hem devletten hem toplumdan hem de Alevilerden çeşitli beklentileri olduğu görülmektedir.

 Biz de Alevi bireyler olarak yaptığımız bu görüşmelerde kendi kimliğimiz üzerine daha fazla düşünebilme, Alevi geleneği hakkında yeni şeyler öğrenebilme imkânı bulduk ve aynı kimliğin üyeleri olarak farklılıkları nasıl tutabileceğimiz üzerine deneyimler edindik. Bu deneyimler üzerine çalışmamızı ve bu çalışmayı tekrar yapma imkânımız olsa nasıl yapmak isteyeceğimizi düşündük. Tüm katılımcılarımızın İstanbul’da ikamet etmeleri ve iki katılımcımızın Erzincan doğumlu, iki katılımcımızın da Tokat ve Amasya gibi yakın coğrafyalardan geliyor olmalarını göz önünde bulundurarak çalışmamızı daha farklı coğrafyalardan gelen Alevi bireylerle genişletmek ve zenginleştirmek isterdik. Bunun dışında dört katılımcımızın sadece birinin kadın olması nedeniyle ve Alevi kadın deneyimlerinin bu mülakatlara erkeklerin ağızlarından anlatılması nedeniyle daha fazla kadının seslerine kulak vermek isterdik. Cinsiyet hususundaki bir diğer önemli nokta ise metodolojiyle alakalı çünkü mülakat yapan kişiyle mülakat yapılan kişilerin toplumsal cinsiyeti mülakat ilişkisinde ve dolayısıyla mülakatın gidişatında önem arz etmekte ve aynı cinsiyetlerle yapılan mülakatların daha samimi ve güven içinde geçtikleri bilinmektedir (Seidman, 2006). Bunların dışında mülakatlarımız sırasında Alevi olduğumuz ve bu konuyla da iç içe olduğumuz için katılımcılarımıza sormayı unuttuğumuz kısımlar ya da katılımcılarımızın bizim Alevi olduğumuzu bilmeleri nedeniyle bazı şeyleri bildiğimizi var sayarak atladıkları ya da yüzeysel bir şekilde bahsettikleri kısımlar olduğunu gözlemledik. Fakat bu eksikliğe rağmen katılımcılarımızın bizim Alevi olmamızdan ötürü daha rahat hissettiklerini ve güven duyduklarını düşünüyoruz. Son olarak kapalı kültür olmalarından ötürü Alevilerle ortaklaşan özellikleri olan Yezidilerle de mülakatlar yaparak Aleviler ve Yezidiler arasında kültürlerarası karşılaştırmalı bir çalışma yürütmek isterdik.

 

 

Kaynakça

 Abu-Lughod, L. (1991). Writing against Culture. Recapturing Anthropology, 137-162.

 Avcı, A. H. (2015). Kırsal Alandan Kentlere Göç ve Alevilerin Kimlik Sorunu 1. http://avrupasurgunleri.com/kirsal-alandan-kentlere-goc-ve-alevilerin-kimlik-sorunu1/

 Charmaz, K. (2006). Constructing Grounded Theory: A Practical Guide Through Qualitative Analysis. London: Sage Publication.

 Dalal, F. (2006). Racism: Processes of detachment, dehumanization, and hatred. Psychoanalytic Quarterly, 75, 131-161.

 Dunne, C. (2011). The Place of the Literature Review in Grounded Theory Research. International Journal of Social Research Methodology, 14(2), 111-124.

 Erdemir, A., Korkmaz, C., Karaçalı, H., Erdem, M., Weitzhofer, T., & Beşpınar, U. (2010). Alevi Bakış Açısıyla Türkiye’de Ayrımcılık. Ankara: Mattek Matbaacılık.

 Jones, S. R. & McEwen, M. K. (2000). A Conceptual Model of Multiple Dimensions of Identity. Journal of College Student Development, 41(4), 405-414.

 Maalouf, A. (2009). Ölümcül Kimlikler (çev. Aysel Bora). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

 Seidman, I. (2006). “Interviewing as a Relationship” in Interviewing as Qualitative Research: A Guide for Researchers in Education and Social Sciences. New York & London: Teachers College Press.

 Shaffer, D. (2008). Social and Personality Development. Cengage Learning.

 Stallybrass, P. & White, A. (1986). The city: The sewer, the gaze and the contaminating touch. The politics and poetics of transgression, 125-48.

 Üstten, A. U. (2014). Türk Romanında Alevi ve Bektaşi Kadın Algısı. Türk Kültürü ve Hacı Bektaşi Veli Araştırma Dergisi, (71), 197-208.

 Volkan, V. D. (1999). Psychoanalysis and Diplomacy: Part I. Individual and Large Group Identity. Journal of Applied Psychoanalytic Studies, 1, 29-55.

 

 

NOTLAR

i Görüşme esnasında bu katılımcımızın Sünniliğe “özendiğini” bizimle paylaşırken eliyle sürekli ağzını kapatması dikkatimizi çeken bir durumdu. Dini kimliğini tutarlı bir şekilde dillendiremeyen katılımcımızın bu davranışının içindeki Ben’lerin çatışmasının dışa vurumu olabileceğini düşündük. Ailesiyle bu fikirlerini paylaştığında tepki aldığını söyleyen katılımcımızın bu davranışını ailesinin bu yasakçı tutumunu içselleştirmesi şeklinde yorumladık. Buna ek olarak katılımcımızın Sünnilikte özendiği şeylerin başında gelen abdestin, abdest ve temizlik ilişkisinin bu katılımcımızla yaptığımız görüşmede fazlaca yer tuttuğunu düşünüyoruz. Üniversitedeki arkadaşlarının katılımcımızın abdest almasını bilememesine şaşırmalarının, sorgulamalarının ardından katılımcımız abdest almaya başlamakta ve şu anda da devam etmektedir: “çok şükür abdestimi alıyorum artık.” Bu durum bize, Stallybrass ve White’tan (1986) hareketle ötekileştirilen birçok grubun “kirlilik” üzerinden ötekileştirildiğini düşündürttü. İşçi sınıfından, siyahilere, kölelerden, kast sistemindeki dokunulmazlara kadar birçok grup kirli olarak yaftalanmakta ve kirin bulaşma riskinden dolayı bir takım ilişkilerden uzak tutularak ötekileştirilmekteler. Biz de abdest almadıkları için “Alevinin elinden yemek yenmez, su içilmez” söylemlerinden Alevilerin de “kirlilik” üzerinden ötekileştirilen bir grup olduğunu ve bu noktada katılımcımızın da abdest alarak bu iddialardan bir nebze de olsa kendini arındırabildiğini düşünüyoruz.

ii Dördüncü katılımcımızın bu alanlardan uzaklaştırılmasını grupların heterojen yapısına rağmen tek bir vücut olarak güçlü olabilmek için farklıyı tolere edememesine (Chasseguet-Smirgel, 1990; Dalal, 2006 içinde) ve katılımcımızın buna rağmen bu kimliğinden vazgeçmemesini de evrensel bir ihtiyaç olan ait olma isteğine bağladık (Foulkes, 1948; Dalal, 2006 içinde). Katılımcımızın bu anlatısının aynı zamanda her ilişkide olduğu gibi biz-grupları içinde de bir tahakküm ilişkisi olduğuna ve biz’in birçok ben’lerden meydana geldiği görüşünün aksine ben’in çeşitli biz’ler içinde meydana geldiği radikal grup analitik görüşüne (radical group analytic theory) bir örnek olabileceğini düşündük (Dalal, 2006).

 

iii Her ne kadar bu araştırmanın kapsamını aşsa da burada “düşkünlük” kurumundan bahsetmek önem teşkil etmektedir çünkü şehir hayatında uygulanması mümkün olamayan geleneklerin en başında Alevi köylerinde uygulanan ve kendi iç yargı mekanizmaları olan “düşkünlük” kurumu gelmektedir. Düşkünlük kurumu Alevilerin kendi inanç bağlarını ve geleneklerini korumak ve kuvvetlendirmek için uyguladıkları bir mekanizmadır. Bu kurumdan mülakatlar sırasında sadece 2. katılımcımız köyde yaşadığı zaman içinde hatırladıklarından yola çıkarak bahsetti ve bu kurumu şu şekilde anlattı: “bi canımız yoluna … yoluna karşı bir hata işlediyse yol düşkünüdür ve kolay kolay ceme alınmaz … Bu şöyle söyleyeyim bir mesalası Kemal olarak bir hata yaptık köyde, ne yaptım büyüğüme karşı geldim veya yüz kızartıcı bir hareket yaptım, beni düşkün ilan ediyorlar. Yol düşkünü ilan ediyorlar, yol düşkünü olduğumdan dolayı eşime, çocuğuma, bana selam vermezler, köyde dışlama dışlama olayı malıma- malına katmazlar ta ki nedir ben hatamı anlayıp da adak kurbanı kesene kadar beni kendi toplumuna almazlar. Bu da o dönemlerdeki bizim Alevi camianın kendi içindeki yargı mekanizmasını gündeme getirmesiydi, o dönemlerde biz mahkeme tanımıyoruz, bizim mahkememiz mürşidimizdir mürşidimiz de dededir dede diyoruz yani bugünkü dilimizde dede diyoruz. Dede gelirdi dedenin huzuruna . çıkarırlardı beni orada beni yargılarlardı. Ben, suçluyum, rehber vardı rehber de savcıdır dede de hakimdir, yani bugünkü sisteme göre anlatman gerekiyorsa dede hakim [N- Hıhı] rehber savcı ben suçluyum, can suçlu. Savcı mülakatını okur, bir rehber gerekli şeylerini söyler dede dinler, bu sefer ben savunmama geçerim, savunmamda eğer haklı görüldüysem dede beniz azad eder. Der ki bu canımız hatasını anlamış, kendini doğrultmuş, düzeltmiş, biz bunu toplumda dışlamayalım topluma kazandıralım, biz buna bir kurban yani bir veya bir börek bir çörek yani kurban derken illa ağır şartlar altında gücünün yettiği nedir yani bir çörek [N- Hıhı] kömbe derler kömbe yaparsın onu toplumla canlarla birlikte lokma olarak bir lokma diyelim ona lokma olarak , azad edilirim toplumun içine girerim ve böylelikle yol düşkünlüğünden kurtulmuş olurum, bu da bizim kültürümüzdeki mahkemeyi kendi aramızda halletmemizden kaynaklanıyor devletle yani hükümetle ıı devletle bir işimiz olmadığını bunu böyle bir .. yargılama sistemi kendi aramızda yolumuz gereği yapılıyordu.”

You are here: Araştırmalar Türkçe Araştırmalar Tarihsel Bağlamda Türkiye’de Alevi Olma Deneyimleri ve Değişen Toplum Düzeninde Yeniden Yapılandırılan Alevi Kimliği